İlk yazımda bu eğitimi neden almaya başladığımı anlatmıştım. Bu kez eğitim ilerledikçe bende kalan düşünceleri yazmak istiyorum. Çünkü fark ettim ki aslında öğrendiğim şey sofrada nasıl yemek yiyeceğim değil; bir ortamın parçası olmayı öğrenmek.
Eğitimi izlerken aklıma yıllar önce okuduğum bir İpek Ongun kitabı geldi. Yanlış hatırlamıyorsam turizm okuyan genç bir kız ilk stajına başlayacaktı. Dedesi de onu bir otele yemeğe götürüyordu. Restorana girişten peçetenin nasıl kullanılacağına, garsonla iletişimden masadan kalkışa kadar her adımı tek tek anlatıyordu.
O zamanlar o bölümü keyifle okumuştum ama açıkçası “Bunları nerede kullanacağım ki?” diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Bugün aynı konuları yeniden dinlerken o sahne tekrar aklıma geldi. Aradan yıllar geçmişti ama bazı bilgiler zihnimde kalmıştı. Demek ki bazen bir bilgi hemen kullanılmasa bile doğru zamanda tekrar karşına çıkabiliyormuş.
Bu eğitim sayesinde bir şeyi daha fark ettim.
Sofra adabı aslında yemek yemeyi öğretmiyor.
Bir ortamın içinde nasıl var olacağını öğretiyor.
Çünkü hayatımız boyunca birçok masaya oturuyoruz. Aile yemekleri, arkadaş buluşmaları, düğünler, davetler, eğitim programları, iş yemekleri… Belki aynı masada ilk kez tanışacağımız insanlar olacak, belki ileride birlikte çalışacağımız kişiler.
O masalarda insanlar sadece ne söylediğimizi değil, nasıl davrandığımızı da fark ediyor.
Eskiden bu konular bana biraz resmî ve uzak gelirdi. Sanki sadece lüks restoranlarda ya da protokol davetlerinde bilinmesi gereken kurallarmış gibi düşünürdüm.
Şimdi ise bakış açım değişmeye başladı.
Aslında mesele hangi çatalı kullanacağımı bilmek değil.
Bulunduğum ortama uyum sağlayabilmek.
Karşımdaki insanı rahat hissettirebilmek.
Kendimi gereksiz bir kaygıya kaptırmadan sohbetin içinde kalabilmek.
Belki de bilgi tam bu yüzden özgüven kazandırıyor.
Bilmediğin bir ortama girdiğinde zihnin sürekli “Acaba yanlış bir şey yapıyor muyum?” diye çalışıyor. Bildiğinde ise artık kuralları düşünmüyorsun; insanlara, sohbete ve o ana odaklanabiliyorsun.
Bu düşünce bana iş hayatımı da hatırlattı.
Yıllarca teknik konular öğrenmeye çalıştım. Son dönemde ise şunu daha fazla fark ediyorum: Teknik bilgi bir kapıyı açabilir ama o odada nasıl bir izlenim bırakacağımızı çoğu zaman iletişimimiz belirliyor.
Bir toplantıya zamanında gelmek, karşındaki kişinin sözünü kesmemek, iş yemeğinde bulunduğu ortama uygun davranabilmek ya da yeni tanıştığın birini rahat hissettirebilmek… Bunların hiçbiri iş tanımında yazmıyor ama hepsi profesyonelliğin bir parçası.
Belki bu yüzden sofra adabı bana iletişim eğitimi gibi gelmeye başladı.
Çünkü masada öğrendiğin birçok davranış aslında hayatın diğer alanlarında da karşına çıkıyor.
Söz almadan önce beklemek.
Karşındakine alan tanımak.
Kendini değil, ortamı da düşünmek.
Küçük ayrıntılara özen göstermek.
Bunların hepsi sadece sofrada değil, insan ilişkilerinde de değerli.
Bu yazıları yazarken aklımın bir köşesinde sürekli kızım var.
Henüz sekiz aylık olduğu için bugün ona bunları anlatamam. Zaten amacım hiçbir zaman kuralları ezberletmek olmayacak.
Ben onun, başkalarına saygı göstermenin doğal olduğu bir evde büyümesini istiyorum.
Belki ileride birlikte sofrayı hazırlarken peçeteleri beraber katlayacağız. Belki misafir geleceği zaman masayı birlikte kuracağız. Bazen de ona küçük görevler vereceğim; “Bugün sen ev sahibisin, misafirlerimizi nasıl karşılamak istersin?” diyeceğim.
Çocuklar oyun oynarken fark etmeden öğreniyor. Ben de bu konuları oyunların, günlük rutinlerin ve birlikte geçirilen zamanın içine yerleştirmek istiyorum.
Çünkü zarafet bence anlatılarak değil, yaşanarak öğreniliyor.
Belki bir gün dışarıda yemek yerken bana “Anne, peçeteyi neden dizimize koyuyoruz?” diye soracak.
O gün ona sadece “Kural böyle.” demek istemiyorum.
“Böyle yaptığımızda hem kendimize hem de birlikte olduğumuz insanlara özen göstermiş oluyoruz.” diyebilmek istiyorum.
Sanırım bu eğitim bana en çok bunu öğretiyor.
Zarafet, kusursuz görünmeye çalışmak değil.
Bulunduğun ortama, birlikte olduğun insanlara ve en önemlisi kendine değer verdiğini küçük davranışlarla gösterebilmek.
Belki de yıllar önce İpek Ongun’un kitabında okuduğum o dede, torununa sadece sofra adabını öğretmiyordu.
Hayatın içinde insanlarla aynı masayı paylaşabilmenin inceliklerini öğretiyordu.
Bugün ben de aynı yolculuğun başındayım. Aradaki tek fark şu: Ben bu bilgileri yalnızca kendim için öğrenmiyorum. Bir gün kızımla paylaşacağım küçük anların, iş hayatında kuracağım ilişkilerin ve olmak istediğim insanın temellerini de yavaş yavaş inşa ediyorum.
Bu Dersten Kendime Aldığım Notlar
Bu bölümü biraz kendim için yazıyorum. Eğitim ilerledikçe aklımda kalanları unutmamak istiyorum. Belki birkaç ay sonra dönüp okuyacağım, belki yıllar sonra kızımla aynı masaya oturduğumda tekrar açıp bakacağım.
Sofra adabı neden bu kadar önemli?
Bu derste beni en çok düşündüren şey, sofra adabının aslında yemek yemekle ilgili olmamasıydı. Ben bugüne kadar daha çok çatal, bıçak, peçete gibi kuralların anlatılacağını düşünüyordum. Ama eğitim ilerledikçe anlatılanların büyük kısmının iletişimle ilgili olduğunu fark ettim.
Sonuçta hayatımız boyunca birçok masaya oturuyoruz. Aile yemekleri, arkadaş buluşmaları, düğünler, iş yemekleri, eğitimler, davetler… Bazen ilk kez tanıştığımız biriyle aynı masada oluyoruz. Bazen de uzun yıllar birlikte çalışacağımız insanlarla ilk sohbetimizi yemek masasında yapıyoruz.
O yüzden sofra adabı bana göre biraz da aynı ortamı paylaştığın insanlara saygı göstermekle ilgili.
Teknik bilgi her zaman yeterli olmuyor.
Bunu iş hayatımı düşününce daha iyi anladım.
Bir işi çok iyi biliyor olabilirsin ama bir gün mutlaka insanlarla aynı masaya oturuyorsun. Bir müşteriyle yemek yiyorsun, bir eğitim arasında kahve molasına çıkıyorsun ya da bir düğünde farklı insanlarla tanışıyorsun.
İnsanlar sadece ne bildiğini hatırlamıyor. Nasıl davrandığını da hatırlıyor.
Bu eğitim bana bunu tekrar hatırlattı.
Gusto kelimesine bakışım değişti.
Eskiden gusto deyince aklıma daha çok sanat, estetik ya da iyi giyinmek gelirdi.
Şimdi ise bende biraz farklı bir anlam oluştu.
Bulunduğun ortamın kurallarını bilmek de aslında bir gusto meselesi.
Kuralları ezberlemek için değil, kendini daha rahat hissetmek için.
Çünkü insan ne yapacağını bildiği yerde daha özgüvenli oluyor.
Bilgi gerçekten insanı rahatlatıyor.
Ben yeni bir ortama girdiğimde önce etrafı gözlemleyenlerdenim. Nerede oturacağım, insanlar nasıl davranıyor, bir hata yapar mıyım diye farkında olmadan etrafı inceliyorum.
Bu eğitim bana şunu düşündürdü. Aslında temel kuralları bildiğimde bunları düşünmek zorunda kalmayacağım.
Enerjimi “Acaba yanlış mı yapıyorum?” diye harcamak yerine sohbet etmeye ve bulunduğum anın tadını çıkarmaya ayırabileceğim.
İşte kısa notlarım:
Masaya otururken
- Dik ama rahat otur.
- Masaya tamamen yaslanma.
- Çorba içerken tabağa kapanma.
Eller ve kollar
- Dirsekleri masaya koymamaya dikkat et.
- Kolları çok açma.
- Bileklerin gerektiğinde masada olabilir.
Peçete
- Oturunca peçeteyi dizine koy.
- Tabağın altına sıkıştırma.
- Gerektiğinde ağzını silmek için kullan.


